23 Temmuz 2008 Çarşamba

Sütlü Kabak Tatlısı :)


Sütlü Kabak Tatlısı

kayınvalidemin vazgeçilmezlerindendir bu tatlı vede çok güzel yapar :)

ben bunu hep göz kararı yaparım ama
malzemeler;
bir kilo kadar tatlılık kabak
2 su bar.şeker(arzunuza göre değişir şeker)
2-3 su bar,süt
tarçın



kabakların kabuğunu soyalım,küp küp yada elma dilimi gibi doğrayalım,yıkayıp suyunu süzdükten sonra tenceremize,1 çay bardağı kadar su koyup kısık ateşte lokum gibi olana dek pişirelim,pişince kaşığın yardımıyla kabakları püre haline getirelim(robottan çekilmiyor,kaşıkla ezilecek)şekerini ve sütünü içine karıştırıp 5 yada 10 dakika kadar daha pişirelim,ister ılık,ister soğuk servis yapacağımızda kaselere alıp üzerine tarçın döküp afiyetle yiyelim

afiyet olsun ...

Tatar...


Malzemelerhamuru için;
3 kase un,
tuz,
su

içi;
bir miktar kıyma,(ölçü veremiyorum hemen hemen bütün hanımlar mantı içini göz kararı hazırlarlar)
biraz maydonoz,
bir tane orta boy soğan
tuz,karabiber,kırmızı biber
haşlamak için;et suyu ve
bir kase kadar nohut...

hamuru su ve tuzla yoğuralım yumuşak olacak ve bezelere ayıralım,açıp küçük küçük kareler halinde keselimve kıymayı içine koyup,üçgen kapayalım,üzeri için;bir çay bardağı çiçek yağı,sarmısaklı yoğurt,bir miktar kırmızı biber ve bir tatlı kaşığı salça ve kuru naneönceden haşladığımız nohut ve et suyunu kaynatıp içine hamurlarımızı atalım,bir yandanda yağı salçayı kırmızı biberi kavuralım,hamurlar pişince ocaktan alalım biraz soğumasını bekleyip,tabaklara alalım üstüne sarmısaklı yoğurt en üstünede sostan dökelim ve afiyetle yiyelim... not:her ne kadar mantı gibi olsada bunu özelliği et suyu ve nohut ve birdemantıdan farklı olarak sulu olması fakat kesimlikle denenmesi gereken bir tat,
şiddetle tavsiye ederim

30 Haziran 2008 Pazartesi

SEN


SEN,
Umutlu, sevgi dolu
Huzur veren, mutlandıran
Sağanak yağmur gibi içimde yağan
Gökkuşağı gibi renklere boğan
Bir kıvılcım gibi, yakan kavuran
Bir anlam veren yaşantıma..
SEN,
Direnç kazandıran
Beni üzen, kıran ve yoran
Yalnızlığımı azaltan
Kıskançlık ateşini soluklayan
Güne umutla merhaba dedirten
Beni ayakta tutan güçsün …
SEN,
Renksin, manasın, manasızlıksın
Hüzünsün, gözyaşısın, acısın
Sen vazgeçilmez bir hayal
Yıllardır bekleten ve için için gülen
Sen sana olan ihtiyacımı bilen
Ve o yüzden de kendini bana hiç vermeyensin …
Zeliha Bekoğlu

25 Mayıs 2008 Pazar

aYkIrI dÜşLeR


Venüs ün ışıkları başımda taşıdığım
s e n i n l e
yum gözlerini
b e k l e aykırı düşler sunacağım gecelerine
değişim yapacak eskiyen günler
-II- ölüm zor gelmeyecek
yas bile tutulmayacak
bir parça senden
bir parça benden
bir dal tomurcuğu umut
göz, göz ışıklarında güneşin
ellerinde sevinç renkli şaşkınlık
çocuk nidaları dudaklarında
tanımsız coşku
gökkuşağı düşecek ellerine
bırak, karışsın tenine kadim gerçek
yum gözlerini ve
d i n l e
-III -
tınısı sesimin aşktır, göklerin ezgileri dilimde
otayacağım tüm acıların dinecek
yaprakların çoğalacak yüreğinde
sözüm göğsünde al tomurcuk
e l l e r i n d e n
gün ışığı tadacağım
en güzel uykulara durdum bu gece
doğmayacak çocuklarımız
ölümü bilmesin diye
-IV -
s e v d i k ç e
adem in bahçesinde
çiçeklerden
ç o ğ a l a c a ğ ı z
kirli yüzünden uzak dünya nın
ayışığı öpecek ellerimizden
bir senden, bir benden
gözbebeklerinden...
*************
************
Güzin Eye Dündar

21 Mayıs 2008 Çarşamba

SOBEEEEEEEEE

Sevgili arkadaşım Narish tarafından sobelenmişim :)

Hemen cevaplayalım değilmi? :)

A: Ailem...

B: Babam(evimizin direği )

C: Canım (annem o benim meleğim)

Ç: Çocuklarım(yaşamımın en büyük armağanları bana)

D: Dua

E: Emine'm(ilk göz ağrım,canım kızım)

F: Fedakarlık

G: Gökkuşağı (çok seviyorum,doğa harikası)

I: Iskalamak(hayatta bişeyi ıskalamaya gelmiyor :PpP )

İ:İstekler

J: Jülide (arkadaşım)

K: Kitaplar (çok seviyorum ama okuyamıyorum eskisi gibi :( )

L: Limon (çok severim)

M: Mutluluk (herkes yakalar umarım)

N: Nostaljim.org (Sanaldaki evim)

O: Oğuz'um (canım oğluşum)

Ö: Özlem (sevdiklerime hep özlem içindeyim,ah gurbett :( )

P: Para ,para,para :P

R: Radyo (nostaljim.radyo ilk dj lik yaptığım ve halende yapmakta olduğum evimin radyosu)

S: Sevgi (her insanda bulunması gereken eşsiz duygu)

Ş: Şarkı (çok severim)

T: Tatlı(onuda seviyorum ama uzak durmam lazım :( )

U: Uzak

Ü: Ümit (hep olsun inş.)

V: Vefa

Y: Yıllar (su gibi geçip gidiyor)

Z: Zaman


Evet umarım olmuştur :)
Şimdi bende eğer kabul ederse sevgili Akasyakokusu arkadaşımı ve sevgili yaşamınkıyısından arkadaşımı sobeliyorum...
Kolay gelsin :)

Mimlenmişim :)

canım dostum mukom beni mimlemiş,teşekkürler gülüm :)

Mimin konusu "hayatta saygı duyduğun üç kadın",

eş dost akraba anne abla olmayacak..

biraz uzun olacak ama

1.Halide Edip Adıvar


Halide Edip Adıvar'ın doğum yılı kimi kaynaklara göre 1884'tür. İstanbul'da dünyaya gelmiştir. Üsküdar Amerikan Kız Koleji'nde okudu. Orada Rıza Tevfik'den (Bölükbaşı) Fransız edebiyatı dersleri aldı ve Doğu'nun mistik edebiyatını dinledi. Koleji 1901'de bitirdi. 1908'de gazetelere yazmaya başladığı kadın haklarıyla ilgili yazılardan ötürü gericilerin düşmanlığını kazandı. 31 Mart Ayaklanması'nda bir süre için Mısır'a kaçmak zorunda kaldı.1909'dan sonra eğitim alanında görev alarak öğretmenlik, müfettişlik yaptı ve Balkan Savaşı yıllarında hastanelerde çalıştı. Bu çalışmalarona çeşitli kesimlerden insanları tanıma fırsatını verdi. 1919'da Sultanahmet Meydanı'nda, İzmir'in işgalini protesto mitinginde yaptığı etkili konuşmasıyla bilinen Adıvar 1920'de Anadolu'ya kaçarak Kurtuluş Savaşı'na katıldı. Önce onbaşı, sonra da üstçavuş rütbesi aldı. Savaşı izleyen yıllarda Cumhuriyet Halk Fırkası ve Atatürk ile siyasal görüş ayrılığına düştü. 1917'de evlendiği ikinci kocası Adnan Adıvar ile birlikte Türkiye'den ayrıldı. 1939'a kadar dış ülkelerde yaşadı. O yıllarda konferanslar vermek üzere Amerika'ya ve Mohandas Gandi tarafından Hindistan'a çağrıldı. 1939'da İstanbul'a döndü. 1940'ta İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Filolojisi Kürsüsü başkanı oldu, 1950'de Demokrat Parti listesinden bağımsız milletvekili seçildi. 1954'te istifa ederek evine çekilmiş ve 1964'te ölmüştür.


Yazarın, Seviye Talip (1910), Handan (1912) ve Son Eseri (1913) gibi ilk romanları aşk öyküleri anlatan romanlardır.Adıvar daha çok kişilerin iç dünyasına yönelir. Bu yapıtların önemli özelliğini, birbirine benzeyen ve ondan önceki Türk romanlarında bulunmayan kadın kahramanlarda aramak doğru olur. Yazarın asıl amacı kadın kahramanların kişiliklerini erkeklerin gözüyle değerlendirmek olduğu için, romanlarının anlatıcısı olarak bu kadınlara âşık erkekleri seçer ve fırtınalı bir aşk öyküsünü onların anı defterlerinden ya da mektuplarından anlatır.

Adıvar Yeni Turan adlı romanında (1912) yurt sorunlarına eğilir. II. Meşrutiyet döneminde geçen bu ütopik romanda, Yeni Turan adlı idealist bir partinin program ve çalışmalarını anlatırken yeni bir Türkiye'nin hangi sağlam temellere oturtulması gerektiği hakkında o zamanki görüşlerini açıklamak fırsatını bulur. Ateşten Gömlek (1922) ve Vurun Kahpeye (1923) romanlarında Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu'da tanık olduğu olayları, direnişleri, kahramanlıkları, ihanetleri anlatırken kendi gözlemlerinden yararlandığı için daha gerçekçidir. Bununla birlikte, bir aşk sorununun aşıldığı bu yapıtlarda da yüceltilmiş kadın kahraman yerini korur. Ancak şimdi, yine olağan dışı bu kadın, öncekiler gibi bireysel sorunlarla sarsılan kültürlü bir sanatçı olarak değil, milli dava peşinde erdemlerini kanıtlayan ya da Anadolu'da düşmana karşı savaşan bir yurtsever olarak çıkar karşımıza.

Adıvar'ın en ünlü romanı Sinekli Bakkal'dır(1936).Bu romanda ileri bir adım attığını, yeni bir aşamaya vardığını görürüz. İlk romanlarının olay örgüsü bir iki kişi arasındaki bireysel ilişkilere bağlı olarak gelişirken, II. Abdülhamid dönemindeki Türk toplumunun panoramik bir tablosunu sergileyen Sinekli Bakkal'ın olay örgüsü siyasal, düşsel, toplumsal sorunlarla örülmüş olarak gelişir. Romanın okuru en çok çeken yönü de fakir kenar mahallesi, zengin konakları ve saray çevresiyle II. Abdülhamid zamanının İstanbul'u anlatmasıdır. 1943'te CHP Ödülü'nü alan Sinekli Bakkal Türkiye'de en çok baskı yapan roman olmuştur. Sinekli Bakkal'ı izleyen romanların ise yazarın ününe katkıda bulunacak nitelikte oldukları söylenemez.
Adıvar çeşitli alanlarda etkinlik göstermiş, siyasal ve toplumsal konularda da hem Türkçe, hem İngilizce kitaplar yazmış, İngilizce'den Türkçe'ye çeviriler yapmıştır. Zamanının dış ülkelerde en çok tanınan Türk yazarı olmuştur. Yapıtlarından kimileri İngiliz, Fransız, Alman, Rus, Macar, Fin, Urdu, Sırp, Portekiz dillerine çevrilmiştir.



2.Afife Jale


Tiyatronun Ilk Müslüman Kadin Oyuncusu.Afife Jale Kimdir?Afife, orta halli bir ailenin kizi olarak 1902 yilinda Istanbul'un Kadiköy semtinde dünyaya geldi. 10 Kasim 1918 günü Darülbedayi'ye talebe olarak kabul olunan Beyza, Refika, Behire ve Memduha adli bes kizdan biriydi. Afife ve Refika hariç öteki kizlar daha fazla dayanamamis ve "nasilsa sahneye çikamayacaklari" gerekçesiyle tiyatroyu birakmislardi. Ayni yilin 18 Aralik günü Refika tiyatronun süflör, Afife de "mülazim artistlik" (stajyer oyuncu) kadrolarina alinmislardi.

Afife bir yil süreyle bütün provalara devam etti, ama bir türlü sahneye çikamadi. Öte yandan Refika, sahne gerisinde görev alan ilk müslüman Türk kadini oldu. 1919 yilinin 13 Nisan gecesi premier'i yapilacak olan, Hüseyin Suat'in "Yamalar" adli oyununda, Emel rolü, Eliza Binemeciyan'in Paris'e gitmesiyle ortada kaldi. Darülbedayi yöneticileri ister istemez rolü Afife'ye oynatma karari verdiler.

Böylelikle Afife, 22 Nisan gecesi, Kadiköy'deki Apollon Sinemasi'nda (sonraki Hale, simdiki Reks) Emel rolünü oynayarak sahneye çikan ilk müslüman Türk kadini oldu. O gece tiyatroya gelen zaptiyeler, yöneticilere bir uyarida bulundularsa da genç sanatçi bir hafta sonra da "Tatli Sir" oyununda yeniden sahneye çikti.

Sanatçi polis tarafindan tutuklanmak istenince, Kinar Hanim tarafindan arka bahçeye kaçirilarak polislerin elinden zor kurtuldu. Üçüncü piyesi olan "Odalik" oynanirken polis tiyatroyu basti. Afife bu kez de makine dairesinden kaçirildi. 1921'de dahiliye nezaretinin bir buyrugu ile belediye 27 Subat günü 204 sayili bildiriyi Darülbedayi Yönetim Kurulu'na gönderdi. Bildiride müslüman kadinlarin kesinlikle sahneye çikamayacaklari yazilmisti.

Bu bildiri üzerine Afife, tiyatronun kadrosundan çikarildi. Tiyatrosuz kalmasi Afife'nin zaten zayif olan sinirlerini alt üst etmis, kaçisi haplarda ve uyusturucularda bulmaya baslamisti. Sonradan asik oldugu bir doktorun, yaptigi igneler de onda bir aliskanlik baslatmisti. Ortalik biraz durulunca, birkaç yil sonra Burhanettin Tepsi Kumpanyasi ile Anadolu'da turneye çikmis, yeni tiyatro toplulugu ile Kadiköy'de oynamis, daha sonra da Fikret Sadi'nin Milli Sahne'siyle çesitli kentlerde temsiller vermisti. Zaten 1923'ten sonra Türk Kadinlari Atatürk'ün emriyle sahneye çikmaya baslamisti. Gün geçtikçe bozulan sagligi ve uyusturucu aliskanligi, tiyatroyu ister istemez birakmasina neden oldu. Bu onu büsbütün çileden çikardi. 1928 yilinda bir arkadasiyla, Kusdili çayirinda Hafiz Burhan'in bir konserine gitmis, orada sanatçiya tamburuyla eslik eden Selahattin Pinar'la tanismisti. Kisa bir sürede Pinar, genç kadina deliler gibi asik oldu. 1929 yilinda evlendiler ve Selahattin Pinar "Nereden Sevdim O Zalim Kadini" gibi birçok ölümsüz sarkisini onun için besteledi. Bir süre sonra, Pinar karisinin morfin bagimliligi ile basa çikamamaya basladi. Tiyatrodan uzak kalmak, sahneye çikamamak, Afife'yi mutsuz kiliyor, kurtulusu yalniz "igne"de buluyordu, 1935 yilinda bosandilar. Bundan sonra Afife içine düstügü girdaba büsbütün batarak sefalet içinde sürünmeye basladi. Darülbedayi'deki dostlarinin yardimiyla, Bakirköy Akil Hastanesi'ne yatirildi ve 1941 yilinin 24 Temmuz günü kimsesiz bir halde yasama veda etti.

Tiyatronun ve devrinin bu büyük fedaisi böylece sessiz sedasiz yok olup gitti. Uzun yillar onun adini bile anan olmadi.


3.Nene Hatun (1857 - 1955)


Nene Hatun, Erzurum'da dogdu. 98 yil Erzurum'da yasadiktan sonra yine Erzurum'da, zatürre hastaligindan hayata vedâ etti. Ölümünden üç ay önce Türk Kadinlar Birligi tarafindan ANNELER ANNESI seçilmisti.

Tarihimizde 93 Harbi olarak anilan 1877 - 1878 Osmanli - Rus Savasi sirasinda, Erzurum'daki Aziziye Tabyasi'nin savunulmasinda kahramanca çalisti. Adini bu sekilde tarihe yazdirdi. Mücâdeleye, küçük yastaki oglunu ve kizini evde birakarak katilmisti. O siralarda 20 yaslarinda genç bir gelindi.

7 Kasim 1877 gününün gece yarisinda, bölge halkindan olan Osmanli vatandasi Ermeni çeteleri Erzurum'un Aziziye Tabyasi'na girmeyi basarmislardi. Tabyayi koruyan Türk askerlerini öldürdüler. Arkadan gelen Rus askerleri, hiçbir mukavemetle karsilasmaksizin tabyayi ele geçirdiler. Baskindan yarali olarak kurtulmayi basaran bir er, sehir merkezine ulasip kara haberi Erzurum'lulara ulastirdi. Sabah ezanindan hemen sonra minârelerden sehir halkina duyuru yapildi. "Moskof askeri Aziziye Tabyasi'ni ele geçirdi." Bu haber, Erzurum halki tarafindan, vatan savunmasi için emir telakki edildi. Silâhi olan silâhini, olmayanlar; balta, tirpan, kazma, kürek, sopa ve taslari ellerine alarak Tabya'ya dogru kosmaya basladi. Kadin - erkek tüm Erzurum halki yollara dökülmüstü. Kosanlar arasinda, erkegi cephede çarpisan bir tâze gelin de vardi. Agabeyi bir gün önce cepheden yarali olarak gelmis ve kollarinda can vermisti . Üç aylik bebegini emzirmis, "Seni bana Allah verdi. Ben de O'na emânet ediyorum." Diyerek vedâlastiktan sonra birkaç saat önce ölen agabeyinin kasaturasini alarak sokaga firlamisti.

Erzurumlular, ölüme gittiklerini bildikleri halde, Aziziye Tabyasi'na dogru kosuyordu. Tabyaya yerlesmis olan Rus askerleri, gelenlere yaylim atesi açti. Ön siradakiler o anda sehit oldular. Arkadakiler, geri çekilmek yerine daha bir kararli ve hizli olarak ileri atildilar. Demir kapilar kirilip içeri girildi. Bogaz bogaza bir savas basladi. Mükemmel silâhlarla donanmis Moskof ordusu, baltali - tirpanli, tasli - sopali egitimsiz halk karsisinda ancak yarim saat tutunabildi. 2300 Moskof öldürülüp, Tabya geri alindi. Türkler, 1000 kadar sehit vermislerdi.


Hemen yaralilarin tedâvisine baslandi. Nene Hâtun da yaralilar arasindaydi. Fakat o yarasina aldirmiyor, evindeki bebegini unutmus, diger yaralilarin kanini durdurabilmek, yaralarini sarmak için çirpiniyordu. Nene Hâtun böyle bir ortamda tanindi ve saygi ile sevildi.

O'nun, vatan için gece baslayan mücâdelesi, tüm düsman Erzurum'dan kovuluncaya kadar devam etti. Erzurum'un her karis topraginda cephâne tasiyarak, yaralilara hemsirelik yaparak, yemek pisirerek, su dagitarak, hizmetten hizmete kosarak destanlasti. Gazi Ahmet Muhtar Pasa'nin zaferinde Nene Hâtun'un ve O'nun vatan askini paylasan sivil insanlarin da payi vardi.


Savastan sonra da Nene Hâtun, destan kahramanlarina yarasir bir asâletle yasadi. Kendisini ziyâret eden NATO'da görevli Amerika'li subayin bir sorusuna: "O zaman vazifemi yapmistim. Bu gün de ilerlemis yasima ragmen ayni hizmeti, daha mükemmeliyle yapacak güç ve heyecana sahibim." cevabini vermisti.

İntikam yemini etti !!Nene Hatun yıllar sonra gazetecilere, Ruslar'a karşı yaptıkları mücadeleyi şöyle anlatmıştı: '...Ağabeyim Hasan cepheden ağır yaralı olarak bir gece önce eve gelmişti. Bir yandan ona bakarken, bir yandan da 3 aylık çocuğumu emziriyordum. Kardeşim o gece kollarımın arasında öldü. Sabaha karşı minarelerden 'Moskof Aziziye'ye girdi' diye haykırışlar başlayınca, kardeşimin alnını öpüp, 'Seni öldüreni öldüreceğim' diye and içtim. Yavrumu Allah'a emanet ettikten sonra, ağabeyimin tüfengini ve satırımı alıp dışarı fırladım. Sel gibi Aziziye'ye akıyorduk. Tabyanın mazgallarından düşman ölüm yağdırıyordu. Düşmanda iyi silah vardı, bizde de iman. İleri atıldım. Dadaşlar arasına karıştım. Satırım durmadan kalkıp iniyordu.'




Bende kabul edeceğine inandığım sevgili Şengül ve sevgili rumeysa yı 'i mimliyorum kolay gelsin arkadaşlar ... :)